Sibel banyodan çıktı, havluyla saçını kurulayarak mutfağa girdi.
Lambayı yaktı, cep telefonunun saatine baktı; 6’ya geliyordu. Havluyu
saçına iyice sarıp sıkıladı. Kuaförde bir fön çektirsem daha iyi olurdu ya,
gelmez melmez, ekildiğime yandığımdan gayrı bir de hazırlık aşamalarımı
g.zümde canlandırıp kendime eziyet etmenin âlemi yok. Mutfağın
perdesini .rttü. Güneş daha batmamıştı ya, ev apartman aralığına
bakıyordu. Ne yapsam kendiliğinden loş. Işık almıyor. Fırından gelen
patlıcan kokuları, yemek hazırlığının bitmek üzere olduğunu hatırlatıyordu.
Musluktan bir bardak su doldurup; pencere kenarında, sararmış
yapraklarıyla .mrünü doldurduğunun işaretini veren fesleğenin toprağına
özenle d.ktü. Yapraklarını okşadı, elini burnuna g.türüp kokladı. Bu
fesleğen de soldu. Benim evde dayanmıyor fesleğen; bu kaçıncı! Suyunu
bol tutup, pencere .nünden ayırmasam da, sarartıp d.küveriyor mini mini
yapraklarını. Halbuki geçende ne güzel birden çiçeklenmişti. Son bir,
“bak ben buradayım,” demek istemiş meğer. Birden çiçeklenmesi makbul
değildir fesleğenin…
Fırının alarmı çaldı. Hah pişti patlıcanlar da. Pek sever Murat.
Fırının kapağını açarken eli kulpuna yapıştı, parmaklarını tükürükleyip
suyun altına tutu. Parmağına baktı, yassılaşmıştı parmak izi. .stünde
durmadı. Bir iki sızlar geçerdi. Penye tutacaklardan biriyle fırından tepsiyi
çıkardı. Elinin sızısından alelacele fayansın üzerine atıverdi tepsiyi.
Salona girdi. Kitaplıkta düzensiz duran bir iki kitabın yerini
değiştirdi. Akşam dinleyecekleri CD’leri yan yana dizdi. Zaten beraber
geçirdikleri zaman sınırlıydı. Onu da, “Ay ne dinlesek, ne yesek?”
ikilemleriyle harcamak istemiyordu. Çalışan annelerin, vicdanlarını
rahatlatmak için söyledikleri, “Çocukla ne kadar zaman geçirdiğin önemli
değil, kaliteli zaman geçirmek önemli,” cümlesinin aşka uyarlanmış hali
gibiydi hayatı. Bir farkla; zamanı kaliteli kılmak, vakti dar olan tarafa değil
kendisine düşüyordu. Gelsin de ben razıyım. Beni hayal kırıklığıyla
sınama ya Rabbim! Bir arasa mıydı, “Ne zaman geliyorsun?” diye.
“Geleceğim,” dedi ya adam, sıkıştırıp kendini iyice besleme konumuna
düşürmenin âlemi var mı? Zorla gelmiyor ki, kendini benim yanımda iyi
hissettiği için geliyor. Benim yanımda da mı demeliydim?
Dünden hazırladığı mezeleri, bir gün önceden yapınca
zeytinyağını salıveriyor iyice, sofraya taşıdı. Pilaki, dolma, Rus
salatası… İki kişilik servisi de koydu. Masanın aynaya bakan kısmına
oturmayayım, g.züm takılır. Aynadaki kendim de olsam Murat’ın
yanında iki kadın görmek istemiyorum artık. Geri çekilip masaya baktı.
İyi g.rünüyordu. Mum koysam mı acaba? Hah! Bir de şömine yaptır
eve, .nüne de ayı postu serip seviş. Aman ne romantik! Filmlerde
ne g.rüyorsak hayatı o sanmamız yok mu… Evi de dağ başına mı
taşısaydım acaba? Genç kadın diri vücuduyla karda donakalmıştır,
adam onu bulup dağ evine taşır, şöminenin .nündeki ayı postuna
yatırıp, pantolonunu çıkarır, kan dolaşımını hızlandırmak için masaj
yapar. Bu arada kadın, adamın ellerini kalçalarında hissedince, ‘Eyvah
selülitlerimi fark edecek!’ endişesiyle uyanır, bir yandan, ‘keşke o
reklamını g.rdüğüm selülit kremini kullansaydım’ diye hayıflanmayı da
ihmal etmez. Gözlerini açtığında karşısında hayallerinin aşkı vardır.
Şarap içip sevişirler. Ortam loştur. Mum ışığı ambiyans yapar. Gün
doğup da selülitler ters ışıkta ortaya çıkana kadar bir problem olmaz…
E hem filmlerdeki romantizmi beğenme, hem filmlerdeki adamları iste.
Tabii ters köşeye yatar hayatın.
Saat 7 olmuştu, Murat’ı aradı. Açılmadı telefon. Yolda
herhalde, duymamıştır. Bir de gelmiyormuş… Yok artık! K.tü şeyler
düşünmüyorum. “Geleceğim,” dedi, gelecek. Şimdi arayıp, “Ben bugün
sevgilime söz vermiştim, unutmuşum, ona gidiyorum,” derse… Derse,
gider ikisinin de canına okurum. Nah okursun! “Beni ekme, onu ek!” diye
yalvarma da. Gurursuz!
Adam damlayacak birazdan, hâlâ pijamayla oturuyorum.
Bordo bulüzünü giydi. Kot mu giysem, etek mi? Bir de gelmezse, boşu
boşuna özenli giyindim diye üzülmek var. Aynanın karşısına geçti. Göz
kenarlarından bir kaz sürüsü geçip ayak izlerini bırakmıştı.
Evinin her tarafında ayna vardı. Kendini beğenmişlikten
değil; kendiyle konuşan kadınlardandı. Kentin en büyük ‘Kastamonu
Kır Pidecisi’nde bile Sibel’in evindeki kadar ayna var mıdır bilinmez.
Fondöteni asfalt d.külmüş etkisi bırakmamaya özen göstererek yüzüne
yaydı. Bugün gözleri mi öne çıkarsak dudakları mı? Vücutta da yüzde
de odaklamayı sağlayacak tek bir noktaya işaret etmeyi seviyordu.
Hayatta tutumlu olabildiği nadir alanlardan biriydi bu. Bugün vücudunun
odak noktası g.ğüslerdi. Hoş onlarda da çatalı gösterip ucunu merak
ettirecek gizemi aştık ya çoktan… G.züne siyah kalem çekti, rimel sürdü.
Dudaklarına parlatıcı sürdü. Aynaya baktı, beş yıl aldığı resim dersinin
boşa gitmediğini g.rdü.
Adım Sibel. Sevişmenin filmlerdeki kadar şaşaalı bir şey
olmadığını, naneli sakız çiğnedim diye çok yakışıklı bir adamla
.püşemeyeceğimi, ‘Aks’ parfüm kullanınca hiç tanımadığım bir adamın
bana çiçek vermeyeceğini, kaliteli ped kullanıyorum diye uzun bacaklı,
beyaz mayolu bir plaj voleybolcusuna d.nüşmeyeceğini öğrenecek
kadar yaşadım. Bir reklamcı olarak bunları bilmenin ne demek olduğunu
anlatmaya girişecek değilim. 10 yıl önce benim için “çıtır”, “ cıvır” gibi
güzel laflar edilirdi. Beş yıl önce “genç bayan” diyorlardı. Şimdi “Maşallah!
Hiç yaşını göstermiyorsun,” diyerek kendilerince iltifat ediyorlar: 30
yaşındayım; meme altında duran kalem sayısı bir, kalçayı toplasın diye
alınmış korse sayısı beş, dolgulu sutyen sayısı bilinmiyor.
İki elini masada birleştirip g.ğüslerini kollarına yaslayarak g.ğüs
çatalının çıkıp çıkmadığının provasını yaptı. .l.ülü bir çataldı. Saat 8’e
geliyordu. Bir daha aradı. Cevap yok. Domuz! İnsan, “Gecikeceğim,”
diye haber vermez mi? Trafiktedir, birazdan burada olur. Bir de arayıp,
“Ben gelemiyorum,” diyormuş. Daha neler! Başına k.tü bir şey gelmiştir
kesin, o yüzden gecikmiştir. Ne diyorum ben ya! Allah korusun. Telefonun
mesaj sesiyle irkildi. Nerde ki bu telefon da, koltuğun üstüne, kırlentlerin
altına baktı. Yok. Hah! Pencerenin .nündeymiş. Murat kapının .nünde
demek, “Ekmek lazım mı?” diye soruyordur. Otomatiğe basmak üzere
kapıya yönelirken mesajı okudu, “Kontör yüklemenizden kazandığınız 20
kontör hattınıza yüklenmiştir” Hay telefon şirketi gibi!... Duygusal tazminat
davası açacağım bunlara, ‘Aranma beklentisi içindeki kadınları boşa
umutlandırmak’ diye bir suç maddesi var mıdır ki Türk Ceza Kanunu’nda?
‘Ally Mc Beal’ dizisinde yaşıyor olacaktık ki... “Ekmek alayım mı?” diyecek
diye umutlandım bir de. Salağım ben. Burası yuvası mı ki adam ekmek
getirsin!
Salona girdi. Kırlentleri yerine koydu. Aramaması iyiye işaret.
Gelmeyecek olsa bahane bildirmeye arardı. Masadaki erimeye yüz tutan
buzlara baktı. Buzlar erimeden gelecek biliyorum. Belki de kızla kavga
ediyorlardır. Kız anlamış mesela benim varlığımı, evine gittiğimde kızın
tarağıyla saçımı taramıştım. E herhalde birkaç tel saç kalmıştır. Ayrılmaları
için kasten bir şey yapmış değilim. Ama insanın en sevdiği Barış Manço
şarkısının ‘Kol Düğmeleri’ olmasının da bir bedeli olmalı değil mi? Tarağı
kullanmak biraz tuhafıma gitti ama ona gelene kadar, sevgilimiz ortak
bizim. Tamam diş fırçasını da bardakta unuttum! Kız kumral, tarakta saçı
vardı. Kesin rehberlik öğretmeni tipli bir kızdır, iyi bir kız biliyorum. Erkekler
iyi kızları bırakamıyor. Tabii, ben k.tüyüm .ünkü! Değil de erkekler pek
sevmiyor tedirgin durumları göze alan kızları. Adam hiçbir şey saklamadı
ki. Sevgilisini saklayıp kızları kandıran adamların modası geçti. Artık
baştan söyleyip direkt suçtan kurtuluyorlar. Bir nevi ‘işine gelirse’ modu.
Bazı şeyleri anlamak için göstergebilim uzmanı olmaya gerek yok.
“Sakallarımı keseyim diyorum ne dersin Sibel?”, “Bence hoş böyle,”
“Sevgilim de öyle diyor.” Olmadık yerde sevgiliden söz açmanın ne demek
olduğunu da benim için pat diye kızdan ayrılmayacağını bilecek kadar da
ikinci kadınlık tecrübem vardı ne yazık ki.
Mutfağa sigara paketini almaya gitti. Geçerken fesleğeni okşadı,
elini kokladı. Bana kalırsa kadersizdir fesleğen. Kadersizliği kolay ele
gelir olmasındandır. Hemen sevdirir kendini, okşarsınız, elinizde kokusu
kalır ama kendini öyle kolay ele verir ki, bir daha geri d.nüp okşama
ihtiyacı duymaz kimse. Elinizdeki kokusu beş dakikaya geçmiş olur.
Kimse sevgilisine fesleğen yollamaz, dikeni ele batacak bir gül ya da bir
aranjman gönderir. Düğünlere, hatta cenazelere bile gösterişli çelenkler
yollanır. Bilir fesleğen kaderini, bilir ki ilk okşanmada yitirecek büyüsünü.
Ha gayret şansını dener gene de; güneş g.rdüğü anda açıverir minik
çiçeklerini, nesi varsa sunar; her şeyini bir anda göstermenin akıbetindeki
çıplak kalmayı yaşar sonunda. Artık sunabileceği pek bir şey kalmamıştır.
Soluverir. Gene de naza çekmez, başına geleceği bile bile okşatır kendini.
Şefkat ihtiyacı, kapris yapma lüksünü g.türüyor bazen.
Bir sigara yaktı, perdeyi aralayıp yola baktı. Bir daha telefon
açtı, hat bağlanmasına rağmen aradığı kişiye ulaşamadı. Gelir canım,
söz verdi, aynaya baktı, makyajı akmış mıydı? Yok, sağlam. Ama buzlar
çoktan erimişti. Yanan elini buz kasesindeki soğuk suya daldırdı, iyi geldi.
Saat 9 oldu. Kızla ayrılıp benle evlense... Alevi değil gerçi, bizimkiler
posta koyar. Annem başlar, “Aa yezitle mi evleniyorsun!” diye. Evet anne,
çocuğumun adını da Muaviye koyacağım! Hazırladığı CD’lerden birini
müzik setine koydu. Bir kadeh rakı doldurdu, bu da sidik gibi olmuş.
Patlıcan yahnisinden bir parça yedi. Güzel olmuş. Meral’i aradı. Allah’tan
arkadaşlar ilk aramada açıyor.
- Alo… yok gelmedi…
- Kendine bunu nasıl yaptırıyorsun? Adamın ne mal olduğu baştan belliydi,
zararın neresinden dönsen kâr, bırak siktirsin gitsin, içerikli bir konuşma
dinledi.
- Niye hep böyle oluyor ya? Kimse beni tercih etmiyor, diyebildi.
-Hayatım, bunun seninle alakası yok, adam tıynetsiz. Kırılma ama seni
sevse .bür kızdan ayrılmaz mıydı?
- Kapatıyorum, belki arar.
Bilgi mesajı geldi. Bir umut numara Murat’ın mı diye baktı.
İki kere annem aramış o kadar. Allah kahretsin! “Belki ben telefonla
konuşurken aramıştır,” cümlesi kadar bile umut şansı bırakmıyorlar ki.
Aynaya baktı. Kabul etmek artık zor değil, ben Sibel, ikinci
kadınım. Bu arada saat 9 buçuk. Ama ben saat 9 buçuk itibariyle değil,
evvel ezel ikinci kadındım… .ldü mü acaba? Arkadaşlarını bir arasam
mı? Aradım diye de bozulur ölmediyse. Meral’i aradı gene.
- Alo, Meral, ya bunun başına bir şey geldiyse…
- Saçmalama Sibel!
- Ölmese arardı!
- Aramıyorsa .lmüştür hesabından gidersek, bu adam reenkarne harikası
demektir. Merak etme, gene dirilir.
- .ldüyse cenazesine ne sıfatla gideceğim? ‘İllegal sevgiliden
sevgilerimle’ diye çelenk de gönderilmez ki...
- Bir Fatiha değil mi, nerden okusan gider. K.tüysen geleyim.
- Yok, belki gelir. Hadi kapatıyorum.
Saat 10’a geliyordu. Çalan şarkı, en kanunlu kemanlı, en içe
işleyen kısma gelmişti. Aynaya baktı. Gözleri doldu.
Akşamüstü sürdüğünüz rujun gece sonunda bozulmamış olması
kıyametinizin kopacağına alamet olabiliyor bazen. Ayrıca bakınız: Bir gün
önce aldığınız saten iç çamaşırlarının giydiğinizin sabahı hâlâ üzerinizd
olma ihtimali, kulağınızdan çıkarılıp komodine konmamış küpeler.
Dolmadan ağzına bir tane attı. Yağını salmış- bir tabak
zeytinyağlı dolmanın ne kadar trajik olabileceğini tahmin bile edemezsiniz.
Rakıdan bir yudum daha aldı. .stü dereotuyla süslenmiş süzme
yoğurt .lümcüldür. Zeytinyağlı yeşil fasulye, beyin salatası, doğranmış
domates, “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor” mesajına meze olamıyor.
Dilimlenmiş beyaz peynir, bazen hayatınızın karardığına alamettir.
Patlıcan yahnisine bakıp da ağlamamak ne zor bir bilseniz… “Birbirleriyle
kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır;
birbirlerinin sınırını geçmezler.”1 Keşke kaptaki, ‘ben önceki hayatımda
buzdum,’ diye direten su ve gözyaşım, Allah’ın bu lafına .ykünüp birbirine
karışmasaydı.
Aradığınız kişi ulaşılabilir olduğu halde telefonun açılmaması
hakkında bir fikriniz olmamasını temenni ediyorum. Silinmiş camlar, yeni
yıkanmış perdeler, kör olma isteği uyandırabilir. Kiri bıçakla kazınmış
mermerler, Cif’le ovulmuş fayanslar tahmin ettiğinizden daha hazin.
Aradığınız kişiye, “Nerdesin merak ettim?” diye mesaj attığınız halde
cevap alamadıysanız beni anlama ihtimaliniz daha yüksek. Yeni ağda
yapılmış vücut (kompleyse çok daha k.tü), teninizin kokusuyla uyumlu
parfüm, kendinizi daha k.tü hissetmenize yol açabilir.
G.zünüzü telefona dikip çalması için parapsikolojiye inanmanın
ne anlama geldiğini biliyorsanız, çileli ruh ikizim olma ihtimaliniz yüksek.
Ben Sibel. İkinci kadınım… Bunu söyledikten sonra koyduğum ü.
noktanın içinde neler barındırdığını az çok tahmin edebiliyorsanız, bir
dahaki Hıdırellez’de kaderinizden kurtulmanız için dilekte bulunacağım.
İnanmamama rağmen, ‘Düşünce Gücüyle Tedavi’ kitabını okumuş, aynaya
bakıp, (bu aşamada inanarak) “Kendimi onaylıyorum, hayatımda her şey
bütün ve tam,” demiş bir insan olarak konuşuyorum: İkinci kadınsanız,
kendinizi kurtaracak birinci gü. olmanız zor olabiliyor.
Kimse Froydyen ..zümlemeler yapacağım diye kendini boşa
yormasın; evet, sorunlu bir baba kız ilişkisi yaşadım. Herkes bana, “Neden
yedekteki olmayı kabul ediyorsun?” diyor. Ben de hep sordum kendime,
Niçin hep sevgilisi, karısı olan adamlara aşık oluyorum; niye onlar gelip
direkt beni buluyor?’ diye. Bilemiyorum, Froydyen gelişim evremi geride
bırakalı 24 yıl oluyor.
Hepimiz filmlerdeki aşkı bulacağımıza inanarak avunduk. 25’ime
gelene kadar ben de bir umut, dünyanın en harika adamını bekledim;
kendisi Hollywood filmlerinde çeşitli simalarla başrol oynamaktan bana
uğramaya vakit bulamadı. Ben ilk sevgilimin bile ikinci sevgilisiydim.
Önceleri insan kendini suçluyor, “Diğer kadına haksızlık ediyorum,” diye.
Adamdan ayrılmaya çalışmalar, telefon numaralarını silmeler. Ama işin
içinde aşk varsa, iş bilinmeyen numaralar hattından adamın numarasını
alıp tekrar arama d.ngüsüne giriyor. İlgisizlik insanda öyle bir yer ediyor
ki, biraz ışık g.rdüğün her adama ilk fırsatta içinde ne varsa sunuyorsun.
Diğer kızlardaki zamanı idareli harcama durumu olamıyor. İçinden bir
ses, “Fırsat bu fırsat, gözler üstündeyken neyin varsa sun, adamı etkileyip
kendine bağladın bağladın, yoksa bir daha geri d.nüp sana bakmaz,” diyor.
Fesleğen gibi ışığı g.rür görmez bütün çiçeklerini açıp, sonra dımdızlak
kalıyorsun. Gene de, bir gün diyordum, bir gün bende duraklamak isteyen,
benim de âşık olduğum, sevgilisi varsa da beni g.rünce onu terk edecek
biri çıkacak karşıma.
Hoşlandığım bir adam vardı. Bu kez kendimi ağırdan satacaktım.
Sevişirsem bir daha benle g.rüşmez korkusuyla istesem de sevişmiyordum.
Sonunda seviştik ve adam, biter bitmez, “.zür dilerim,” dedi, “sana bunu
yapmamalıydım.” O an dedim ki kendime, “Sibel, sen hiçbir adam için
‘o kadın’ değilsin.” Hani .zgür ruhlu takılan adamlar vardır; kendileriyle
.vünerek aşka inanmamaktan dem vururlar. Ve bir gün gelir derler ki,
“Varmış aşk, ben o kadını buldum.” O kadın, bir erkeğin hayatındaki
nihai kadındır. Yahut nihai olduğu illüzyonunu yaratan... Ki aşkla illüzyon
bağıntısı üzerine konuşacak değilim. Adam benden .zür dilediğinde, onu
kaçırdığıma yanmadım. Bu gece de sevişmesem bir kez daha g.rüşürdük
diye de hayıflanmadım. Başıma onu kaybetmekten daha k.tüsü gelmişti.
Birinin hayalindeki kadın olma hayalimi kaybetmiştim. Seviştikten sonra
sizden .zür dileniyorsa; bu, ‘Tutamadık şeyimizi yatmış bulunduk, sonrası
gelmeyecek kusura bakma,’ demektir. Bir de, “Seni üzmek istemiyorum”
cümlesi var, bu ‘bana umut bağlama’ alt metinli adamların. Bunun mânâsı
da, “Yatarız ama ertesi gün seni tanımam,” oluyor.
Kendimi haklı göstermeye çalışacak değilim. Ben de bir zamanlar
ikinci kadınlara “şıllık” diyordum. Adamlara kıran mı girdi, ne istersin
başı bağlı heriften? Yuva yıkanın yuvası olmaz… Cümleler zamanla,
“Canım, adam başkasına aşık olduysa birinci kadın aradan çekiliversin”e
evrildi. Zannediyordum ki, adamın birinci kadınla koparamayacağı bağları
olduğundan ayrılamıyorlar; kadının üzerine yapılmış işyeri, çocuk, terk
edilirse ölecek bir sevgili gibi... Zamanla anladım ki bu bahaneler ikinci
kadının gururuna gönderdiği sus paylarıymış.
Şimdi benim, sevgilimi ya da neyse artık adı, bekleyerek kızın
aldatılmasına yardımcı olduğumu düşünüp kıza acıyanlar için, bakınız:
Bayramlar, yılbaşları, senelik izinleri yalnız geçirmek. Resmi tatiller,
resmi sevgiliyle geçiriliyor. Ben illegalim. Sevdiğim adamın evindeki
hiçbir toplu fotoğrafta yokum, doğum günü fotoğraflarında ona sarılan,
eşyaların yerine karar veren, nevresimleri seçen ben değilim. O evde
tarağa bırakılmış bir iki tel saçtan ve çoktan çöp kutusunu boylamış bir
diş fırçasından ibaretim. Adam hayatındaki önemimi fark etmezse de, en
azından kadın varlığımı fark edip gitsin diye bekliyorum.
Telefona mesaj geldi, açmıyorum. Öğrenmeyeceğim kaç
kont.rüm kaldığını. Bir kadeh daha rakı doldurdu, şişenin dibi yaklaşmıştı.
Mesela bir filmde adam kadınla sevişmektedir; kapı açılır, esas kadın
girer, “Bunu bana nasıl yaparsın!” der. Adam, “Açıklayabilirim,” derken,
kadın gider. Adam da donunu topladığı gibi mağdur- mağrur kadının
peşinden koşarken, ardından bakan ikinci kadını düşünen olmaz. Esas
kadın adamını yataktan s.küp g.türmüş, adam zaten yataktakini unutmuş.
Benden başka yatakta kalan kadına üzülen var mıdır acaba?
Erkeğini garantilemiş kadınların rahatlığı, ikinci kadında yoktur.
‘Yedek olmak’, sürekli tetikte olmayı gerektirir. Telefonun şarjı her an
doludur, ‘ya g.rürsem’ diye her gün banyo yapılır, arkadaşlarla yapılan
organizasyonlara “Bir aksilik çıkmazsa gelirim,” denilir. Aksilik denilen
şeyin olması için mütemadi Allah’a yalvarılır.
Telefonunun saatine baktı, 12’yi çeyrek geçiyordu. Gayri ihtiyarı
telefonuna biraz önce gelen mesajı açtı; “Ben gelemiyorum. İşim çıktı.”
Puşt! Bu, bu saatte mi söylenir? “Ara” tuşuna bastı, “Aradığınız kişiye şu
an ulaşılamıyor.”
Mutfağa yürüdü. G.zü fesleğene takıldı. Bana benziyor garibim.
Fesleğeni alıp daha gölge bir yere koydu. Kırk yılda bir ışık g.rünce yerimi
buldum sanıp nesi var nesi yoksa sunup solmasın diye…
1 Kur’an-1 Kerim, Rahman Suresi, 19-20